Şehrin Tören Mekezinden İktidar Merkezine Dönüşümü



KENAN ÇAGAN
Şehrin Tören Mekezinden İktidar Merkezine Dönüşümü
Mekan üzerine düşünmek, kuskusuz salt coğrafi ve fiziki göndermeleri olan bir şey üzerine düsünmek değildir. Çünkü mekan, coğrafi ve fiziki anlamlarının yanı sıra, başka anlam dizgeleriyle de bütünleşik, dönüştürülebilir bir belirleme, bir soyutlamadır. Bunun en temel sebebi ise ‘mekan’ın ‘zaman’la birlikte insan düşüncesi ve algısı üzerine yaptıkları somut etkidir. İnsan bu iki temel öğeden bağımsız hiçbir edimde bulunamaz. Ancak bu iki öğenin insan üzerine etkisinden bahsedilebildiği kadar, insanın da bu iki öğe üzerine etkisinden de bahsedilebilir. İnsanın zaman üzerindeki etkisi neredeyse bütünüyle soyut ve kurgusal nitelikteyken, mekan üzerine etkisinin somut tezahürleri olduğu kesindir.

İnsan, her şeyde olduğu gibi, zaman ve mekan ilişkisinde de mümkün olduğunca tasarrufu elinde bulundurmak talebindedir. Zamanın soyut niteliği, ele avuca gelmezliği, ona ilişkin talepleri güçten düşürmektedir. Oysa mekan, üzerinde her tür tasarrufta bulunmaya açık bir somutluktadır. Mekan; etkiye açık, dönüştürülebilir, kurgulanabilir, her tür arzunun nesnesi kılınabilir bir şeydir. Bu nedenle mekan toplumsal mücadelenin gerçekleştiği yer olarak kabul edilmelidir.

Bu mücadele alanı şu nitelikleriyle temayüz eder: Hem gerekliliğini, içinde bulunan eyleyicilere dayatan bir güç alanı; hem de içinde bulunan eyleyicilerin güç alanı dahilindeki konumlarına göre farklı amaçlar ve yöntemlerle çalıştıkları, böylece de o alanın yapısının korunması ya da dönüştürülmesine katkıda bulundukları bir mücadele alanı olarak (Bourdieu, 1995: 55). Nitekim tarih, mekanın söz konusu ettiğimiz mücadele bağlamında kullanım biçimlerine ilişkin yığınla veriyle dolu. Mekanın maddi insan ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanıp kullanılmasının, insanla mekan arasındaki ilişkinin salt bu bağlamda gerçekleştiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

İnsan edimlerindeki çeşitlilik, mekanın kullanılma biçimlerindeki çeşitliliği de beraberinde getirir. İnsan; ekonomik üretimden tapınmaya, savaştan oyuna kadar her tür etkinliğini bir mekan üzerinde gerçekleştirdiğinden dolayı, edimlerine yüklediği değerin bir benzerini mekana da (elbette zamana da) yüklemiş olur. Her zaman bilinçli ve istençli bir belirleme olmasa da böyledir bu. Dolayısıyla hiçbir kuşkuya kapılmadan, mekanın değer yönelimli bir nesne olduğunu söylemek kaçınılmaz olmaktadır. Ancak bir parantezle belirtilmelidir ki; bir değer ihtiva eden mekan, David Harvey’in tanımıyla karmaşık, homojen olmayan ve belki de süreksiz olan toplumsal mekandır; yoksa bir mühendisin ya da coğrafyacının üzerinde çalıştığı fiziksel mekan değildir (Harvey, 2003: 39). Mekanın sahip olduğu değerin; bireyden topluma, cemaatten devlete kadar her düzeyde bir karşılığı vardır. Mekanla ilişki, mekana yüklenen bu değer üzerinden gerçekleştirilir. Tabii ki değer, burada çoğul anlamda kullanılmaktadır.
İnsana ait en temel edimlerinden birisi kuşkusuz siyasi olanıdır. Toplumsal yaşamın biçimlendirilmesinde, sevk ve idare edilmesinde önemli bir işlev yüklenen siyaset mekanizmasının, belki de en önemli öğesi devlettir. Devlet; iktidarın en yüce, en kompleks ve en etkin biçimidir. şiyasi iktidarın, kendini var etme biçimleri vardır. Bunların bir kısmı zora, baskıya dayalıdır. Ama önemli bir kısmı ise rızaya, istençli itaate dayanır. Zor kullanmak maliyetlidir, yıpratıcıdır. Oysa iktidarı onaylayan, ondan razı olan ve ona itaat edenlerin daha yaygın olduğu bir durum, iktidar açısından daha arzu edilir bir şeydir. Çünkü daha az maliyetli, daha az yıpratıcıdır. Rıza ve itaatin gerçekleşmesini kolaylaştırmak, iktidarın meşruiyet probleminin olmamasıyla doğru orantılıdır. İktidar meşru ise, itaatin gerçekleşmesi daha kolay olur. İktidar ne kadar meşruiyet problemi yaşıyorsa; o kadar baskıya, zora başvurur.

Meşruiyet; nihai noktada onaylanmakla, kabul görmekle ilgili bir durumdur. Meşruiyet, her zaman etik süreçlerle test edilmeyi gerektirmez. Daha doğrusu meşru olan, zorunlu ya da doğal bir biçimde etik olan anlamına gelmez. Meşru olan, etik olmayabilir. Zaten iktidarın ihtiyaç duyduğu –ki o bile her zaman değil- meşruiyettir, etik değil. İktidarın meşruiyetini temin etmede kullandığı bir çok yöntem, bir çok araç vardır. Bu araçların başında ideolojik olanları gelir. Devletin ideolojik aygıtları çok çeşitlidir. Devletin ideolojik aygıtları içinde anılabilecek olan iktidar ritüelleri öncelikli olanlardandır.

Söz konusu ritüelleri Pierre Bourdieu’nun (1995: 55) devletin (iktidarın) var olma sürecinde kendini dayandırdığı tekellerden birisi olan meşru simgesel şiddet içerisinde anmak mümkündür. İktidar; kendi ürettiği ya da miras olarak aldığı kimi ritüeller üzerinden kendi varlığını güçlendirir, meşrulaştırır. Miras aldıkları; onun bekasını temin edecek, meşruiyetini kolaylaştıracak nitelikteyse onları sürdürür. Aksi taktirde onları terk eder. Ama hiçbir iktidar, kendi varlığını onaylayacak ritüeller olmaksızın var olamaz. Her iktidar, ihtiyaç duyduğu oranda kendi meşruiyetini temin edecek ritüelleri üretir. Çünkü onlar iktidarın kendi öz yapılarına uygun kalıcı görü ve bölünme ilkelerini, dayatma ve aşılama araçları içerisinde yer alırlar.
Her biri sembolik bir takım anlamlar ihtiva eden ritüeller, yaygın ve aşırı tekrar dizgeleridir. Tekrar; öğrenmeyi, hafızada yaşatmayı, hatırda tutmayı, bir yaşam refleksine dönüştürmeyi sağlar. Ritüeller simgesel ve harmonik anlatımlardır. Ritüeller senkronik davranış örüntüleri içerir. Tıpkı bir ibadet metni gibi. Her ritüel -tıpkı bir ibadette olduğu gibi- özel bir hazırlanmayı, özel bir anı ve mekanı gereksinir. Her ritüel bir kutsiyet havası içerisinde gerçekleştirilir. Her ritüel bir yandan bilmeyle bir bağıntının, öte yandan da kutsal ve ilahi olanla bir ilişkinin ve nihayet (hareketlerle, sözlerle, nesnelerle somutlaşan) bir simgeler bütününü belirli koşullarda örgütleyen, sıralayan ve paylaşılan bir değerler dergisini (corpus) göz önünde bulunduran bir süreç çerçevesindeki zamanla ilişkinin yoğunlaşmasını gösterir (Abeles, 1995: 145).
İktidar; aracılığıyla kendini var ettiği, meşrulaştırdığı hiçbir ritüeli sıradanlaştırmaz. Aksine onları kutsallaştırıp normal üstü davranışlara dönüştürür. Onun için de iktidar, ritüelleri bir parça gizemleştirir. Bu, her ritüelin bir parça dinselliğe varan bir irrasyonellik muhteva ettiğini gösterir. Her ritüel bir tapınma edimiyle eşdeğerdir. Başka bir ifadeyle ne kadar din dışı olsa da her ritüel ayinseldir. Bunun için de iktidar, bir ritüelin bütün öğelerini aynı değerde önemser ve öne çıkarır. Herhangi bir ritüelin nerede ve ne zaman gerçekleştirileceği; bir ayinin nerede, ne zaman ve hangi sistematik içerisinde gerçekleştirildiği kadar önemlidir. Her ritüel bir yönüyle bir tür metafiziğin sahnelenmesiyle ilgili bir pratiktir.
Ritüel salt geleneksel toplumlara göndermede bulunan bir davranış tipini işaret etmez. Geleneksel toplumlarda dinin baskın konumu nedeniyle ritüellere daha sık rastlanıyordu. Ancak bu durum modern toplumlarda ritüelin toplumsalın dışına itildiği anlamına gelmez. Aksine modern toplumda da ritüeller yaygın biçimde gerçekleştirilen davranış kalıplarıdır. Bir farkla; modern toplumlardaki ritüellerin dinsel içeriklerden daha soyutlanmış oldukları söylenebilir. Ancak ritüelin varlığı, kendi başına dinsellikle iç içedir. Yani ritüelin olduğu yerde, dinselliğe ait işaretler kaçınılmaz olarak vardır. Dolayısıyla modern seküler toplumlarda ritüellerin, aksi yöndeki iddialara rağmen dini çağrışımları vardır.

Ritüel, içerdiği dinsel tınıya rağmen hem geleneksel toplumlarda hem de modern toplumlarda din dışı alanlarda da üretilmiştir. şiyasal iktidar, yaşam kaynağı olarak daima ritüellerle iç içe olmuştur. Geleneksel toplumlardaki siyasal iktidarın kaynağında tanrısal iradenin bulunması, oradaki ritüellerin dinle biraradalığını kaçınılmaz kılmıştır. Ama bu, geleneksel toplumlarda iktidarın ürettiği ve bağlı kaldığı ritüellerin tamamiyle dinsel bir nitelikte olduğu anlamına gelmez.

İktidarın ısrarla üzerinde durduğu ve büyük bir özenle gerçekleştirdiği ritüellerin, geleneksel toplumlarda olduğu gibi modern toplumlarda da belli bazı anları ve mekanları vardır. Kurtuluş günleri, kuruluş yıldönümleri, zafer bayramları, bazı özel doğum günleri ve ölüm yıldönümleri bu anlara örnek gösterilebilir. Ritüeller için tapınaklar, anıtlar, anıtmezarlar, meydanlar özel bir öneme haizdirler. Modern toplumlarda özellikle kentlerin tören alanları, anıtlar ve anıtmezarlar çok daha öne çıkarlar. Yine de bu durum modern toplumlarda; iktidarların özellikle tapınaklar, mabedler ve kurban alanları gibi dini içerikleri çok daha yüksek mekanları önemsemedikleri anlamına gelmez. Aksine iktidar; kudretini tesis ve meşruiyetini temin etmek için bu alanları, daha doğrusu bu alanlar üzerinden gerçekleştirilen ritüelleri çok önemser. Dini kökenli olanları genelde miras alır ve onları kendi lehine dönüştürür; diğer tarz ritüelleri de kendisi inşa eder.

Geleneksel toplumlarda iktidar, çoğunlukla dini içerikli olan ritüeller aracılığıyla kendi iktidarının tanrısal yönüne bir göndermede bulunuyordu. İktidar varlığını tanrıya dayandırdığında, bir anlamda tanrının yeryüzündeki temsilini üzerine almış oluyordu. Bu ritüeller dünyevi iktidarla dini mutlak otorite arasındaki, geçişli ilişkiyi göstermiş oluyordu. Böylece siyasi iktidar, varlığını ve meşruiyetini tanrıya dayandırmış oluyordu. Tanrı adına dünya işlerini tanzim eden iktidar, tanrı rızalığı doğrultusunda eylemler gerçekleştirmek zorundaydı. Bu doğrultuda gerçekleştirilen ritüellerin büyük bir kısmının böylesi sembolik bir anlamı vardı.

Modern toplumlarda özellikle ulus devlet karakteriyle tecessüm eden siyasi iktidar; bir yandan milli devletin vatandaşlarını ortak bir tarih ve kültür etrafında toplamaya çalışırken, öte yandan da ulus devletin seküler ve rasyonel niteliğine de uygun bir takım ikna edici söylem ve pratikler üretmek zorundadır. Nitekim devlet, modern toplumlarda daima toplumsal gerçekliği oluşturma araçlarının üretim ve yeniden üretiminde katkıda bulunur. Bu doğrultuda modern devlet, kendi yeterliliğinin sınırları içinde meşru ulusal kültür biçiminde kurulan bir egemen kültürü evrensel olarak dayatmak ve aşılamakla; okul sistemi, özellikle de tarih ve edebiyat aracılığıyla gerçek bir yurttaşlık dininin temellerini, daha da kesin bir biçimde söylemek gerekirse ben’in ulusal imgesinin temel varsayımlarını aşılar (Bourdieu, 1995: 115). Tıpkı geleneksel toplumlardaki iktidar biçimleri gibi, modern iktidarlar da geçerliliklerini ve sürekliliklerini temin etmek için bahsi geçen araçlara başvurdular. Bunun için söz konusu ideolojik aygıtları ve daha fazlasını özellikle kullandılar.
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi ritüeller, bu ideolojik araçların başlıcaları arasında yer alır. Ritüellerin kendisi kadar, icra edildikleri mekanlar da dikkate değerdir. Aynı zamanda ritüellerle mekan arasındaki bu iç içelik, her ikisinin bir yanlarıyla siyasal olmaları ortak paydasıyla başka bir açılım sunar. Mekanla siyasal olan arasındaki bağıntı, bir yanıyla siyasal olanın verili bir uzamı gerektirmesinden, diğer yanıyla özellikle bazı mekanların siyasal bir yön barındırmasından dolayıdır.

Şehirlerin bazı özel alanları ritüellerin yaygın ve etkili bir biçimde gerçekleştirilmeleri için kurgulanmıştır. Tarihin ilk dönemlerinde de, bazı özel alanlarda iktidarın tesisi için ritüellere başvurulduğu bilinmektedir. Bu dönemde iktidarla kutsal olan birbirinden ayrılmaz olduğu için, ritüel ile siyasetin iç içeliği kaçınılmaz olmuştur. Ritüel, siyasal olanla kutsal olan arasındaki geçişimi ortaya koyar. Yine bu dönemde ritüeller iktidarın (kralın ya da monarkın) hem tekil insan varlığını ve hem de doğaüstü bir iradenin cisimleşmesini temsil etmiştir.

İlk şehirlerin ortaya çıktığı dönemlerde tapınakların şehir örgütlenmesinde oynadığı merkezi rol, biraz da bahsi geçen ilişki nedeniyledir. şöz konusu dönemde şehirler genellikle dini merkez hüviyetine de haizdirler. Bu nedenle bu şehirlerdeki tapınaklar, aynı zamanda iktidar mücadelesinin verildiği, gerçekleştiği ve meşruluğun temin edildiği yerlerdir. Bu dönemde krallar sadece kurdukları siyasi birlik olan devletin başkanı olmayıp, aynı zamanda tapınma ritüelleriyle ölümsüz kılınan tanrısal karakterlerdir (Childe, 2005: 138-142, Tuna, 1987: 86-87).

Şehirle tapınak, dinle iktidar bağıntısı sadece ilkçağlarla sınırlı bir olgu değildir. Modern döneme kadar bu ilişki yoğun biçimde yaşanmıştır. Örneğin ortaçağ boyunca yeryüzünün bir çok coğrafyasında bu içerikte ilişki biçimleri olmuştur. Ortaçağ Kıta Avrupası’nda kilise ile krallıkların ya da monarkların yaşadıkları ilişki, çoğu zaman bir iktidar mücadelesinden öte bir şey değildir. Gilberto şacerdoti’nin (2007: 69) Kurban ve Egemenlik kitabındaki bazı saptamaları nerdeyse bütün ortaçağa genelleştirilebilir niteliktedir. şadece aktörlerin isimlerini değiştirmek yeterlidir. O saptamalara ait bir örnek cümle şöyledir: “Elisabeth için din her şeyden önce bir ‘yönetim eylemi’dir ve bu yüzden dinle ilgili ilk sorunu ‘Papayı dışlamak ve kilise üzerindeki en yüce gücü ele geçirmek’ olmuştur.”

Gilberto şacerdoti (2007: 79) kilise ile krallıklar arasındaki bu iktidar mücadelesinin bazı ritüeller üzerinden kendini somutlaştırdığını aktarıyor ve bu duruma kurban ayinlerini örnek gösteriyor. Gilberto şacerdoti’ye göre krallıklarla kilise arasındaki iktidar mücadelesinde kurban ayinini yönetme ayrıcalığına sahip olmak bir iktidar göstergesidir. Onun için bu ayrıcalığa sahip olma mücadelesi tam anlamıyla siyasi niteliktedir.
Modern toplumlarda benzer amaçlar için farklı bir takım ritüellerin kamuya açık alanlarda özenle üretildiğini ve gerçekleştirildiğini biliyoruz. Çünkü karmaşık bir biçimde örgütlenmiş her toplumda siyasal merkezde yönetici seçkinler ve onların yönetiminin doğru yönetim olduğunu ifaden eden bir takım ritüeller olmak zorundadır. İktidar grubunun üyeleri kendi varoluşlarının haklılık temelini ve eylemlerinin düzenlenişini bir hikayeler, törenler, nişanlar, formaliteler ve bağlılıklar toplamı ile açıklar ve kendileri, bunları ya miras almışlar veya daha devrimci durumlarda icat etmişlerdir (Geertz, 2007: 138). Ritüellerin açık ve gizli bir çok amacı vardır. Bunlardan bir tanesi de ritüellerin, gizemleştirme işlevidir. Gizemleştirme, iktidarın hemen ulaşılabilir ve tanımlanabilir niteliğini belirsizleştirip uzak bir mesafede tutmayı amaç edinir. İktidarın, kendisini tahakküm kurduklarından uzak bir yerde konumlandırması doğası gereğidir. Çünkü iktidarın en belirgin vasfı, sürekli bir biçimde mesafe yaratmasıdır (Abeles, 1995: 141).
Modern toplumlarda iktidarı daimi bir yeniden üretime tabi tutan ritüeller, belli bazı mekanlarda gerçekleştirilen kimi törenler aracılığıyla dışa vurulur. Pierre Bourdieu’nun (1995: 123) kutsama edimleri olarak nitelendirdiği bu törenlere ilave olarak; modern toplumlar bazında işçi bayramlarını, mitingleri, siyasal gösterileri ve benzeri etkinlikleri de iktidar bağlamında anılabilecek törenler arasında sayabiliriz. şon saydıklarımız özellikle karşı iktidar mücadelesi için daha anlamlı olsalar da, bir yönüyle yürürlükteki iktidarın kendi yerini korumak için bir biçimde dahil edildiği iktidar mücadelesini anlatan gösterilerdir. Bu gösterilerin başka anlamları da vardır. Örneğin tarihsel ulus hikayesini oluşturma, bakımını yapma gibi işlevlerde bu gösterilere, törenlere bırakılır (Nora, 2006: 258).
Marc Abeles’in (1995: 145) de ifade ettiği gibi ritüeller, tören akışının gerektiği gibi değerlendirilmesinde imkan yaratıcı yorum araçlarının harekete geçirilmesini sağlar. Bu törenler ve onları bütünleyen ritüeller siyasal dramaturjinin bir parçasıdır. Temsil edenlerle temsil edilenler arasındaki mesafenin korunmasına yardımcı olurlar. Bunu, oluşturulan mesafe konusunda ikna edici gerekçeler bularak yaparlar. Mesafenin haklılaştırılması ve yaygınlaştırılması söz konusu yaratıcı yorum araçlarıyla temin edilir.Modern dönemdeki gösteriler ve onların doğal bir parçası olan ritüeller; daha önce de ifade ettiğimiz gibi, büyüsü bozulmuş, dinselliklerini yitirmiş ayinlerdir. Ama din dışı ayinlerdir. Din dışı, ama bir o kadar da siyasal ayinler. Ritüel kavramı; modern siyasal simgeselliğin bilmeyle, kutsallıkla ve zamanla ilişkilerini içeren daha genel bir varsayımı kendinde taşımaktadır (Abeles, 1995: 150). Ritüeller toplumsal ve psikolojik açıdan insanların toplumsal kimlik ve yer duygusunu onaylayıp güçlendiren bilinç yükselmeleridirler. Ayrıca ritüeller insanların topluluğu yaşantıladıkları önemli vasıtalardır (Cohen, 1999: 54).
Bu ayinler aracılığıyla kutsallaştırmalar, yüceltmeler yapılmakta, bu sayede de iktidarın sürekliliği temin edilmektedir. Her toplumda söz konusu gösterilere neden olacak özel anlar vardır. Bu gösteriler her yıl aynı tarihte, kamuya açık büyük meydanlarda iktidar temsilcileriyle ve kalabalık bir vatandaş katılımıyla gerçekleştirilmeye çalışılır. Bu gösteriler iktidarın mesajını büyük kitlelere ulaştırmasını sağlayan pazarlardır. Bu gösteriler sayesinde iktidarın temsil ettiği veya onayladığı değerler ve simgeler sistemi yeniden canlandırılarak pazara sunulur. Bu tür gösterilerde bütün vatandaşların katılımı arzulanır; ama özellikle örgün eğitim içerisindeki öğrencilerin (ana okulundan üniversiteye kadar) katılımı sağlanmaya çalışılır. Böylelikle öğrenciler uzun öğrenim yaşamları boyunca sıklıkla tekrarladıkları bu gösteriler ve o gösteriler içerisinde gerçekleştirdikleri ritüeller aracılığıyla, iktidarın arzu ettiği doğrultuda biçimlenmiş olurlar.
Yeryüzünde hemen her toplumda rastlanılan bu içerikte gösterilerin benzerlerini Türkiye’de de bulmak mümkündür. Yirminci yüzyılın ilk yarısında geleneksel ve dinsel kimlikli bir imparatorluktan modern ve laik bir devletin kurulması, onun yaşatılmasını, en az onun kurulması kadar önemli hale getirmiştir. Yeni devlet kendi ideolojisi doğrultusunda vatandaşlar yetiştirmeyi önemli bir amaç olarak belirlemiştir. Bu doğrultuda bir çok faaliyetin içinde olan yeni devlet, ideolojik argümanlarının yaygınlaşmasını ve büyük kitleler tarafından kabul edilmesi maksadıyla, devletin bütün ideolojik aygıtlarına başvurmuştur. Bu ideolojik aygıtların önemli bütünleyicilerinden birisi de kuşkusuz, söz konusu ettiğimiz gösteriler ve ritüellerdir.
Yeni devlet de kendine bu maksatla gösteriler ve ritüeller oluşturmuştur. Çünkü gösteriler ve onun tamamlayıcıları olan ritüellerin, simgelerin yaratıcı bir zihinsel süreci ihtiva ettikleri bilinmektedir. Bunların başlıcaları Cumhuriyet Bayramı, Çocuk ve Gençlik Bayramları, Zafer Bayramı, anma günleri ve çeşitli yıldönümleridir. Bu özel günler her yıl devlet eliyle büyük bir coşkuyla kutlanır. Bu özel günler özellikle okullarda, büyük meydanlarda, hipodrumlarda, stadlarda, devlet kurumlarında, anıtmezarlarda, şehitliklerde, müzelerde ve elbette televizyonda büyük bir özenle gerçekleştirilir. Her günün anlam ve önemi tören alanları içinde itinayla vurgulanarak yeniden yaşatılır. Bu törenler bir çok öğeden oluşur: şaygı duruşu, marşlar, konuşmalar, selamlamalar, konserler, kortej yürüyüşleri, resmi geçitler, resepsiyonlar, madalya törenleri, şeref defterlerinin imzalanması, dramaturjik temsiller vs…
Bu törenler en nihayetinde iktidarın kendi lehine kurguladığı bir kutsama, yüceltme ve anma faaliyetidir. Bu faaliyetler sayesinde “soyzincirinin simgesel onayı, bir aktarma biçimi olarak bir miras seçimi, geçmişten geleceğe bir geçiş”in (Nora, 2006: 246) gerçekleştirilmesi amaç edinilir. O maksatla büyük bir titizlikle soy zinciri belirlenir ve geçmiş öğesi itinayla tespit edilir; oradan neyin ne kadar alınacağı, devletin ideolojik kabulleri doğrultusunda gerçekleştirilir.
Siyasal karakterli bu törenlerin olmazlarından birincisi, kurucu önderlerin ve şehitlerin manevi şahsiyetleri önünde saygı duruşunda bulunmaktır. Bununla devletin kimin eseri olduğu hatırlatırlatılır. Bir dakikalık saygı duruşu, tıpkı dini bir ayindeki adanmışlık ve trans haliyle büyük bir sessizlik içinde ve huşuyla gerçekleştirilir. Bu esnada hiç kimse törenin ruhaniyetini bozacak davranışlarda bulunamaz. Örneğin yüksek sesle konuşamaz, gülemez, dikkati bozucu bir şekilde hareket edemez. İstiklal marşı ise, ulusal kurtuluş mücadelesinin ve bağımsızlığın sembolüdür. Herkesin katılımıyla yürekten hissedilerek söylenmesi esastır. Duyguları hareketlendiren İstiklal Marşı, katılımcıların hislerine seslenir, onları onurlandırır. şonra devlet adına uzmanlaşmış profesyoneller, protokol şefleri (Abeles, 1995: 151) günün anlam ve önemine dair konuşmalar yaparlar. Bu konuşmalarda devletin büyüklüğü, bölünmez bütünlüğü, ideolojisi, önderlerin önemi, vatanın bağımsızlığı ve milletin kutsallığı önemle anlatılır.
Bu konuşmaların hepsi, biraz didaktik ve biraz epiktir. Dahası sanki bir tanrı buyruğu aktarılır gibidir. Devlet erkanı bu nedenle bir kutsiyet kazanır. Tören onların ellerindedir. Onlar; buyruklar ve ilkeleri ilan ederler, sadakat ve itaat beklerler. Öte yandan yine bu konuşmalar aracılığıyla bir yandan bir kimlik inşası yapılır, bir yandan da bu kimliğin kendini yaslayacağı, var edeceği bir tarih kurulur. Kimlik, hafıza ve ortak malvarlığı, çağdaş bilincin birbirini çağıran üç anahtar sözcüğüdür. Kimlik; kendi kendini seçen bir tekilliğe, kendi sorumluluğunu alan bir özgüllüğe, kendi kendini tanıyan bir sürekliliğe, kendini onaylayan bir benlik dayanışmasına gönderme yapar. Hafıza aynı zamanda anılar, gelenekler, alışkanlıklar, adetler, görenekler demektir ve bilinçten yarı bilinçsizliğe kadar uzanan alanı kapsar. Ortak malvarlığı da miras yoluyla edinilen mal anlamından çıkıp sizi oluşturan mal anlamındadır (Nora, 2006: 257).
Törenlerin devamında özellikle öğrencilerin okudukları şiirler, marşlar, sergiledikleri temsiller, oynadıkları oyunlar da, aynı amaç doğrultusunda gerçekleştirilir. Özellikle oyunlar ve gösteriler bir yandan ortaklık bağını güçlendirirken, öte yandan farklılıkları vurgulayarak toplumu kaynaşmış halde tutar (Kılıçbay, 2000: 145). Böylelikle öğrenciler kim olduklarını, nasıl şanlı bir tarihin ve mücadelenin mirasçıları olduklarını hisseder. Aynı zamanda orada devlet erkanı tarafından açıklanan ilkeler ve buyrukların yankı bulduğu, öğrenciler tarafından gösterilmiş olur. Devletin beklediği sadakat ve itaat hemen orda, o anda gerçekleştirilir. Büyük bir uyum ve bütünleşme, devletle yek vücut olmanın pratiği gerçekleştirilmiş olur. şiyasal bünye gösterişli bir biçimde cisimleşmiş olur.
Törenler her yıl aynı tarihlerde büyük bir özenle, aynı tekrar dizgeleriyle gerçekleştirilir. Böylece hafıza yenilenir, unutmaya mahal verilmez. Bu törenler şan, şeref, kimlik, vatan, bayrak, devlet vurgularını öne çıkardığı kadar; düşmanlardan, hainlerden, bölenlerden de bahseder. Çünkü bir topluluğun ve sınırlarının simgesel kuruluşunun en çarpıcı görünümü karşıtlığa yaslanır (Cohen, 1999: 63). Asıl önemlisi, bu törenlerin temel vurgusu bu mücadelenin bir süreklilik arz ettiğine yöneliktir. Vatandaşlar bu konuda bir sağduyuya, bir mücadele şevkine erdirilmek istenir. Düşmanlar, art niyetliler, bölücüler konusunda vatandaşlar uyarılır. Ayrıca bizzat düşmanların kendisi de ikaz edilmiş olunur. Dolayısıyla bu törenler her düzeyde bir mesaj vermeyi amaç edinen iletişim stratejileridir.
Tören mekanları ve oradaki temsiller de çok önemlidir. Bu temsilleri Marc Abeles’in (1995: 159) bağlamsal dramlaştırma adını verdiği pratikler içinde anabiliriz. Mekanlar ve özellikle temsiller devletin kendi gücünü ve büyüklüğünü göstermesine imkan vermeleri açısından önemlidir. Temsiller aracılığıyla tarih yeniden canlandırılır ve inşa edilir. Pierre Nora’nın (2006: 237) ifade ettiği gibi “tarih önerir, fakat şimdiki zaman tanzim eder.” Yine temsiller, törenler, söylemler aracılığıyla hafıza canlı tutulur. Çoğu zaman destansı olan bu anlatımların, kimi zaman kahramanlıkları büyük dramlarla süsledikleri de olur. Bir tarih ve kimlik kurmanın nasıl zorlu bir mücadeleden geçerek gerçekleştirildiği anlatılır. Devletin ve milletin büyüklüğü, bölünmez bütünlüğü, sivil ve askeri gösterilerle ortaya konur. Tören alanından yürüyerek geçen askerler ya da askeri araçlarla yapılan gösteriler devletin nasıl bir güce dayandığını, ne kadar korkusuz ve mücadeleye hazır olduğunu temsil eder.
Benzer sembolik anlatımlar şehitliklerde ve anıtmezar(lar)de de kendini açığa vurur. şehitliklerde, mücadelenin ölüm pahasına olduğu vurgusu öne çıkarken, anıtmezarlarda ise önder(ler) olmaksızın, hiçbir şey olmayacağı vurgusu tekrarlanmış olur. şehitliklerde vatan ve devletin herkesin ortak katkısıyla inşa edildiği teması işlenir. Anıtmezarlardaki törenlerde ise önder(ler)in devletle ve onun ruhuyla özdeşleştiği öne çıkar. Önder(ler) bizahati devletin ve onun özünü temsil eden figürlerdir. Bu vurgu o törenlerde belirginleşir. Önder(ler) her zaman ışık göstericidirler. Devletin ve milletin doğru istikametini onlar tayin ederler. Önder(ler) ölümsüzdür ve aslında önder(ler) her şeydir. Her şey onun sayesindedir ve yine her şey onun ölümsüz rehberliği altındadır.
Bu törenler ve ritüeller esnasında kullanılan bazı simgelerin, örneğin bayrakların ve önder ikonlarının, temsil değeri çok yüksektir. Onlar bizzat devleti, milleti, vatanı, onun bağımsızlığını, bölünmez bütünlüğünü, şaşmaz istikametini, milletin birlik ve beraberliğini, ortak değerlerini, tarihlerini ve kimliklerini sembolize ederler. Ancak bu simgelerin bir şeyin yerini tutmaktan veya temsil etmekten daha fazla anlamları vardır. O da şudur ki; simge sisteminin gereği olarak bu simgeler de, aynı zamanda kendilerini kullananlara, anlamlarının bir kısmını kendilerine kazandırmalarına izin verirler. Başka bir ifadeyle simgeler anlam ifade etmekten daha ziyade anlam yaratma imkanı sağlar (Cohen, 1999: 12). şöz konusu simgeler de bu gerekçeden dolayı, kullanıcılarına ya da yaratıcılarına, daima bir yeniden üretim imkanı tanır. Bu imkan sayesinde simge kullanıcıları ya da yaratıcaları bir aidiyet duygusu, kimlik duygusu ya da başkalarından farklı olma duygusu yaratmada önemli bir katkı sunarlar.
Sonuç itibariyle iktidar, devletin bütün ideolojik aygıtlarını kullanmada son derece istekli ve yeteneklidir. İhtiyaç duyduğunda, söz konusu ideolojik aygıtları yeniden üretebilir. İktidar bu ideolojik aygıtlar vasıtasıyla, rıza ve itaati gerçekleştirmeyi amaç edinir. Bu aygıtlar vasıtasıyla kendi varlığını inşa eden iktidar, ihtiyaç duyduğu meşruiyeti de yine bu aygıtlar vasıtasıyla tesis edebilir. Bunu yaparken de, kendi kutsal hüviyetini sürekli hatırlar ve hatırlatır. Kutsallığını zedelemeyecek bir dizge geliştirir. Ritüeller iktidarın ihtiyaç duyduğu kutsama edimini başarıyla üstlenen ideolojik araçlardır. Kutsama edimi oldukları için, kendileri kadar, gerçekleştirilme biçimleri, anları ve mekanları da bir o kadar önemlidir.

Kaynaklar;
Abeles, Marc (1995), Devletin Antropolojisi, çev. Nazlı Ökten, İstanbul: Kesit Yayıncılık.
Bourdieu, Pierre (1995), Pratik Nedenler, çev. Hülya Tufan, İstanbul: Kesit Yayıncılık.
Childe, Gordon (2005), Tarihte Neler Oldu?, çev. Alaeddin şenel, İstanbul: Kırmızı Yayınları.
Cohen, Anthony P. (1999), Topluluğun şimgesel Kuruluşu, çev. Mehmet Küçük, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
Geertz, Clifford (2007), Yerel Bilgi, çev. Kudret Emiroğlu, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
Harvey, David (2003),Sosyal Adalet ve şehir, çev. Mehmet Moralı, İstanbul: Metis Yayınları.
Kılıçbay, Mehmet Ali (2000), şehirler ve Kentler, 2. Baskı, Ankara: İmge Kitabevi.
Nora, Pierre (2006), Hafıza Mekanları, çev. Mehmet Emin Özcan, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
şacerdoti, Gilberto (2007), Kurban ve Egemenlik, çev. Zuhal Yılmaz, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları.
Tuna, Korkut (1987), şehirlerin Ortaya Çıkış ve Yaygınlaşması Üzerine Sosyolojik Bir Deneme, İstanbul: Edebiyat Fakültesi Basımevi.

Oruçreis Mah. Vadi Cad. No:3 Giyimkent B Kapısı Karşısı Esenler / İSTANBUL

0212 438 30 81 Santral
0212 438 31 40
0212 438 31 42
0212 438 29 64

AYN Medya & İletişim