Cennet'in Mekan Değişimi : Yaşam Kalitesini Arttırma Çabasında Türkiye Pratiği



Mazhar Bağlı

Özet
İnsanın bu dünyadaki temel girişimlerinden birisi içinde bulunduğu çevreyi dönüstürmektir. Bu istek kendisini sanat ve ideoloji/din ile somutlaştırır. Her toplum yaşam kalitesini arttırmada bu alandan devsirdiği referansları kendisi için bir kılavuz olarak görüp geleceğini kurar. Ancak kendine özgü değerlerinden uzaklaşan toplumlar nereye gideceği belli olmayan yolcular gibidirler. şairin de dediği gibi “nereye gideceğini bilmeyen artık kaybolmuştur”.

Türkiye toplumunun yaşam kalitesini arttırmada giriştiği çaba, değişik sosyo ekonomik dinamiklerle kurulan bir yapıya sahip olması dolayısıyla arabesk bir durum arz etmektedir. Bundan kurtulmanın en görünür yolu da sahip olduğu düşünce ve estetikten özgün bir söylem geliştirebilmektir.

Bu dünyaya ilişkin her bir kurgu kendi başına bir söylem olmakla beraber içinde sonsuzluğa ilişkin kimi imalar da barındırır. Bu düşünce, evreni maddi imkanların kurgusu olarak gören bir anlayış için ürkütücü olabilir. Türkiye’deki yaşam kalitesini arttırma girişimi de bu düşüncenin tehdidi ile kendine korunaklı bir alan oluşturabilme pratiklerine dayanarak farklı bir kurguya sahip olan ve o kurgudan hareketle cenneti bu dünyaya taşıyan farklı bir medeniyete öykünen bir çaba içerisinde kendini konumlandırmaktadır. Başkasının cennetinde yaşamaya çalışmaktadır.

Giriş
İnsanın en temel güdülerinden biri cinsellik diğeri de ölümsüzlüktür. Ancak canlıların tarihi bize göstermektedir ki her canlı ölümlüdür. Cinsellikle ölüm, hazzın doruğuna ulaşma adına birbirine en yakın ve en uzak iki farklı durumdur. Ölüm esnasında salgılanan uyuşturucu ile cinsel birleşme esnasında salgılanan uyuşturucunun aynı olduğunu iddia eden anatomistler de zaten bu iki durumu ontolojik olarak aynı kategoride görürler. Bu durumun bir tezahürü olarak da canlıların ölümsüzlük isteği, kendisini üreme ile dışsallaştırıp gerçekleştirmek ister. İnsandaki cinsel dürtüyü de sadece üreme içgüdüsü ile açıklamak cinselliğin hazla ilgili olan kısmını bertaraf edebilir. Aslında insanoğlu kafasındaki ebedilik sorununu bu yolla kotarmak ister. Bu sorunun kotarılmasında bir diğer konu da öte dünyaya, sonsuzluk veya ideler dünyasına olan inançtır. Gerçekte böyle bir mekânın olup olmadığı bu çalışmanın konusu değil ancak, öte dünya inancı temelde kusursuzluk özlemimizi de somutlaştıran ve ona yönelik pratikleri de belirleyen bir düşünceye dayanır.
Her toplumun kendine özgü bir “ütopya” anlayışı veya kusursuz toplum modeli ve pratiği vardır. Günlük yaşamdaki toplumsal ilişki biçiminin koşullarını da belirleyen bu düşünce, temelde insanın bu dünyayı daha yaşanabilir kılma arzusuna dönüşür. Bu anlamda Türkiye’nin sahip olduğu ütopya veya cennet anlayışın bu dünyaya ne kadar yansıdığı, gelecekteki yaşam koşullarının yükseltilme pratiklerini de belirleyecektir. Dış dünya ile aramızda kurduğumuz bağ, sadece bizi ve dışarısını ilgilendiren bir durum değil, aksine hem bizi hem dış dünyayı hem de gelecekte nasıl bir yaşam standardı arzu ettiğimizi belirler. Bu ise kendimize ve yaşamımıza verdiğimiz değer ve önemle belirlenecektir. şahip olduğumuz kültürel havza ve düşünce biçimi bunun rotasını belirlemektedir. Toplumsal değişim talepleri ve dinamikleri de bu çerçevede şekillenip toplumsal ilişkilerde somutlaşmaktadırlar. Belirtmek gerekirse, toplumsal değişim, toplumsallığın en doğal varoluşsal biçimidir. Ve her toplumdaki değişimin temelde tek bir toplumsal olgu (ekonomi) ekseninde gerçekleşmesi dahi onun diğer toplumsal dinamiklerle (değerlerle) olan ilişkisini göz ardı etmeye neden olmaz. Bu anlamda Doğu Batı farklılaşmasında temel ayrım noktalarından birisi de değişim ve onun dinamikleridir.
M. Heidigger’e göre; varlığa yönelik ilk soruları soranlar, Grek düşüncesinin mirasçıları olan Avrupalılardır. Varlığa ilk dokunanlardır ve onu da ancak ilk dokunanlar bilebilirler. Bu bağlamda Batılı toplumların, yaşamın bir çok alanına dair yeni dünyalık projelerin neşv-u nema bulmasına imkân sağlayan bu düşüncenin verdiği dönüştürme gücü ile zamana ve mekana uygun (günün koşullarına cevap verebilen) yeni sistemler oluşturmada görece bir başarı sağladıkları kolaylıkla görülecektir.
Bilginin, gerektiğinde bir “toplum projesine” dönüşmesini de dolaylı olarak mümkün kılan bu yapılanma dış dünya ile olan ilişkide “insana” önemli bir potansiyel sağlamaktadır. Paradigmatik bir tarza dayanan bu durum, yöntemsel bir girişim olarak da kendini dışa vurmaktadır: Dış dünyanın anlaşılmasını mümkün kılan “yöntem” ve onu dönüştürmeyi sağlayan “teknik”. dünyayı insan düşüncesi etrafında oluşan bir anlayış temelinde kurmayı, başka bir ifade ile yaşam için kolaylaştırmayı öngörmüştür. Yöntem ve tekniğin en büyük kazanımı ise, dünyayı daha da yaşanabilir bir şekilde yorumlamak ve dönüştürmektir. Nitekim Newton’un yer çekimi yasası ile termodinamiğin kanunlarını keşfetmesi, yeni bir evren ve ben anlayışına neden olmuştur. Mağrur ve muktedir olma durumunu ebedileştirmiştir. İnsanın bu dünyadaki var olma nedenini kazanma ve kaybetme üzerine kuran bir anlayışın da doğmasına neden olmuştur. Bu anlamda modern Batı düşüncesinin belki de en can alıcı tarafı hep kazanma üzerine kurulu bir eğitimden besleniyor olmasıdır. Bu sistem, eskilerin deyimiyle “kerameti kendinden menkul” bir “birey”in varlık bulmasına neden olmuştur.
Her ne kadar A. Giddens gibi kimi düşünürler, modernleşmeyi belli bir zaman ve mekanla sınırlı bir dönüşüm hareketi olarak değerlendirmeseler de kimi toplumların bu dönüşümden uzak bir yapılanmaya sahip olduklarını söylemek mümkündür. Çünkü her toplumun dayandığı düşünsel arka plan tamamen farklı argümanlara dayanmaktadır. Bu anlamda Doğu toplumlarının anılan niteliklere sahip bir “ben”lik düşünceleri var mıdır? şorusu esasında ideolojik bir yaklaşımın ürünüdür. Kısmen faşist bir eğilimi de içinde barındıran bu düşünce birçok batı düşünürünün de sahip olduğu genel bir eğilimdir aslında. şözgelimi Hegel, bu anlamda doğu toplumlarının özgün bir benliğe sahip olamadıklarını iddia eder. Ona göre doğudaki bireylerin bir benlik bilincine sahip olmaları sahip olunan temel yapısal faktörlerden dolayı hep engellenmektedir. Doğuda kişisel özgürlük ve insanın bireyselliği hakkında hiçbir kavram değişmemiştir yönetici kendisini tanrının temsilcisi görür ve tanrıdan aldığı yetki ile hükmeder (Turner, 1991:21).
Yönetim-organizasyonun tanrıdan alınan yetkiye dayalı olması ve ilahi kaynaklı olması ona karşı talepleri ve beklentileri de belirlemektedir. Bu belirlenimin en somut biçimi ise öte dünya kurgusunun bu dünyadaki pratiklerle dönüşmesidir. Burada belki de konuyu karmaşık hale getiren asıl olgu ile karşılaşırız; öte dünya kurgusunun inanç dışı konularda bu dünyada neden olduğu planlama ve dönüştürme pratikleri. Yani, dini düşüncenin doğrudan içine almadığı konuların da dini bir alan olarak görülmesi veya gösterilmesi sorunu. Bu planlama ve dönüştürmenin somut olarak görüldüğü alanlar ise, devlet yapısı, teknoloji ve sanayileşmedir. Ancak bizim burada dikkat çekmek istediğimiz Weberyen anlamda bu alanların hepsini belirleyen düşünce/zihniyettir. Çünkü yüksek katma değere sahip üretimin alt yapısı burada şekillenmektedir. Bunu şekillendiren dinamikler ise, kendini gündelik yaşamda dışa vurmaktadır. Bu anlamda Türkiye, hem teknolojik olarak hem de sanayileşmiş olmak bakımından heyecan verici bir konumda olamamıştır. Çünkü, Doğu toplumlarındaki cennet anlayışı, bu dünyayı doğrudan somut bir olgu olarak içermemektedir. Her ne kadar bu dünya öte dünyanın tarlası olarak tanımlanıyor olsa da, esasında bu dünyanın mamur edilmesi anlamına gelmemektedir.

Oruçreis Mah. Vadi Cad. No:3 Giyimkent B Kapısı Karşısı Esenler / İSTANBUL

0212 438 30 81 Santral
0212 438 31 40
0212 438 31 42
0212 438 29 64

AYN Medya & İletişim